|
Kilise tarihinde Reform hareketinin büyük
isimlerinden söz ederken; büyük güçlüklere
rağmen; nasıl ayakta durabildiklerine de
değineceğiz. Bu konuları işlerken şunu hiç
unutmayın: Burada çalışmakta olan Tanrı’nın
Kendisidir. Çünkü insanı yüceltmekte, büyük
tehlikeler vardır. Bu derslerde göreceğimiz
Tanrı’nın insanlara rağmen çalışmasıdır.
Üç ana konudan sözedeceğiz.
1.
Martin
Luther
2.
John
Calvin
3.
Ana
Baptistler Grubu adı verilen bir gruplar.
Bu üç konuya ilişkin bazı
temel olaylara bakacağız.
1. Martin Luther:
Kişilikli bir adamdı. Kişiliğinde
bir tür güç vardı. Bu güç ise, içindeki
derin inançtan kaynaklanmaktaydı. Çok cesur
bir insandı. Bu cesaretin sebebini de biliyoruz.
Çünkü hayatının son 25 yılında onun başına
bir ödül konulmuştu. Fakat bu bile onu hiçbir
şekilde durdurmadı ya da yavaşlatmadı. Onun
hakkında bazı yanlış anlamalar vardı. Bazı
insanlar Luther’in bir köşeye çekilip; Reformasyonu
planladığını düşünürler. Bu, Luther’in değil;
Tanrı’nın Reformasyonuydu. Esasen Luther’in
kendisi de buna inanıyordu. Şu şekilde bir
tanım yapmıştı: “ Reformasyon aslında tamamen
bir rastlantıydı. Ben bu gibi konularda
akılsız ve yetersizdim. Hepsine kaza eseri
karıştım. Özellikle bunun içersine girmek
istediğimden olmadı.”
Martin Luther, 1483 yılının Kasım ayında
bir köylü olarak doğdu. “Ben bir köylüyüm,
babam da; büyükbabam da köylüydü. Biz hepimiz
köylüydük.” Halktan bir insandı. Luther’in
alışılagelmişliğin dışında bir yönü vardı.
Bu da, bir köylüye nazaran; çok derin bir
eğitim almış olmasıydı. Babası bir maden
işçisiydi. Babası Hans, işini sürekli olarak
geliştirmeyi planlıyordu. Arkadaşlarıyla
birlikte bir maden satın aldılar. Belli
bir zenginliğe ulaştılar. Böylece de oğluna
üniversitede okurken yardımcı olabildi.
Babası onun bir avukat olmasını istiyordu.
Bu kendisinin değil; babasının yaptığı bir
seçimdi. Çünkü o devirlerde oğullarının
mesleklerine babalar karar verirdi. Bu yüzden
master yaptıktan sonra, üniversitede hukuk
eğitimine başladı. Bu eğitim esnasında yüreği
bunu istemiyordu. Çok yakın bir arkadaşının
ölümünden sonra, Luther sonsuzluk hakkında
düşünmeye başladı. O günlerde her insanın
kabul ettiği görüş şuydu: Şayet kişi cennete
gitmek istiyorsa; kendini bir manastıra
kapayıp, rahip olmalıdır.... Avukatlık
eğitiminde geçirdiği yaklaşık 2 aylık eğitimden
sonra, vicdanı kendisini rahatsız etmeye
başladı. Ve yüreğinin derinliklerinde Tanrı’ya
hizmet etmesi gerektiğini hissetti. Eğitiminin
2. ayında babası ile bu konuyu görüşmek
için köyüne döndü. Babasının kendisine,
rahip (sofu) olması için izin vermesini
istedi. Babası kabul etmeyip, okuluna geri
dönmesini istedi. Luther, söz dinleyen bir
evlat olduğundan, okuluna geri döndü fakat
bu yaptığından hoşnut değildi. Luther, okula
dönerken çok yakınına bir şimşek düşer.
Korkuyla: “Aziz Ann! söz veriyorum,
rahip olacağım.” der.
Bir yemin etmişti ve bunu da kesinlikle
yerine getirmeliydi. Babasına tekrar giderek:”
Baba, Tanrı senin isteğinden farklı bir
şeye karar verdi.” dedi. Daha sonra Luther,
hukuk kitaplarını satarak; bir manastıra
gitti. Babası bu durumdan hiç hoşnut değildi.
Luther, birçok ünlü manastıra girebilecek
nitelikteydi. Dominikler ya da Fransiskalılar
manastırı gibi. Fakat Almanyadaki diğer
manastırların yanı sıra, Augustin
manastırını seçti. Çünkü çok disiplinli
ve katı kurallara sahiptiler. Luther, cennete
gitme konusunda çok ciddiydi. Birkaç alıntıya
bakalım:
“Eğer herhangi bir kimse, bir rahip olduğundan
cennete girebilecektiyse; o ben olurdum.”
diyor . Yaklaşık 3 gün boyunca hiçbirşey
yiyip içmeden oruç tutardı. Kışın dondurucu
soğuklarda geceleri soğuk taşın üzerinde
uyurdu. Fırsat bulduğu her durumda dua ederdi.
O kadar çok günah çıkarmaya giderdi ki;
papaz ona artık gelmemesini bile söylemişti.
İmanı konusunda çok büyük bir ciddiyet içersindeydi.
Tüm bu kargaşanın içersinde Luther’in içindeki
ses ona, tüm bu yaptıklarının Tanrı’yı hoşnut
etmediğini söylüyordu. Aslında yaptığı iyi
işlerde bile bir bencillik olduğunu biliyordu.
Kendi amaçlarına hizmet etmek için Luther,
Tanrı’yı kullanıyordu. Tüm bu yaptığı iyi
işlere rağmen ruhunun derinliklerinde bir
boşluk hissederek şöyle diyordu: “Ben Tanrı
ile barışık değilim.” Kendisine bir anlamda
hocalık eden kişiye giderek, içindeki huzursuzluğu
giderebilmek için ne yapabileceğini sordu.
Hocası ona iki şey yapabileceğini söyledi:
“Birincisi, git doktora programına yazıl,
o seni çok meşgul edecektir. İkincisi de:
kendine bakmayı bırak ve o bakışlarını İsa’ya
yönlendir!.” Aslında çok bilgece bir tavsiye
bu!
Bunun üzerine Luther, 1512’de doktorasını
tamamladı. Bunun sonucunda da artık onun
mesleği, Tanrı Söz’ünü okumak, çalışmak
ve Kutsal Yazıları öğrencilerine öğretmekti.
Ama Luther sadece bir profesör değildi.
Aynı zamanda Wittenberg adlı bir şehirde,
vaizlik de yapıyordu. Yani burnu büyük teologlardan
değildi. Halkın içinde ve onların yaşantısıyla
bir aradaydı. Çoğu Pazar günleri vaaz verirdi.
Kutsal Yazıları çalışmasıyla birlikte Aziz
Augustin’in yazılarını da okumaya başladı.
Kutsal Kitap’ta da elçi Pavlus’un Romalılar
ve Galatyalılar kitapları üzerine yoğunlaştı.
Belirli bir zaman sonunda sadece imanla
aklanma konusunda fikir sahibi olmaya
başladı. Bu görüşlere ve bu birikimlere
bir anda değil; 4-5 yıllık çalışmanın sonucunda
yaptı.
Biliyorsunuz, Aklanma hem Lutheranlar,
hem de Reformistler için çok anahtar bir
öğretidir.
Aklanma Nedir?
İçinde hissettiği huzursuzluk
ve endişe yüzünden Luther, iyi işlerle Tanrı’yı
hoşnut edemeyeceğini çok iyi biliyordu.
Bu yüzden de bir günahkarın, Kutsal bir
Tanrı’yla nasıl doğru bir ilişki içersine
girebileceği konusunda derin derin düşünmeye
başladı. Luther için Aklanma Öğretisi
çok büyük oranda ilk günahla ilişkiliydi.
Onun için ilk günah (Özgün günah)
konusunda iki şey çok önemliydi. Adem meyveyi
alıp yediğinde iki şey oldu:
a)
Meyveyi
yemesiyle birlikte hem kendi üzerine;
b)
Hem de
kendisinden doğan bütün insanlık üzerine yasal bir
suçluluk getirdi. Bu yasal suçluluğun yanısıra, ahlaki
bozukluk da geldi.
İşte Aklanma öğretisi
de kişinin üzerine getirmiş olduğu bu
yasal suçluluktan nasıl kurtulabileceği,
bunu ortadan nasıl kaldırabileceği ile ilgilidir.
Tanrı ile doğru bir ilişkiye nasıl
girebilirim? Yani özellikle benim yüreğim bozulmuşken,
çürümüşken, Tanrı’yı hoşnut eden şeyi yapmak istemezken;
doğru bir ilişki içersine nasıl girebilirim?
Bunun sonucunda Luther anladı ki,
Aklanma ve Kurtuluş, kendi yapmış olduğu
şeylerle değil, Tanrı’nın yapmış olduğu şeylerle
ilgilidir. İşte bu öğretiler sonucunda Luther, “içine
konma” kavramını buldu. Bu öğretiye göre, Mesih’in
doğruluğu günahlıya, günahlının günahı ise Mesih’e
aktarılır. Yani “İçine konur” Ve Luther şunu dedi: “Ben
bu gerçeği fark ettiğimde; kendimi yeniden doğmuş gibi
hissettim.”
Luther’in kim olduğunu anlamak için, tüm
bunları bilmek çok önemlidir.
Fark ettiyseniz, Martin Luther’in
yaşadığı içsel çelişkilerinden bahsettim.
Şimdi de Reformasyon hareketini başlatan
çok önemli tarihsel bir olaya değinmek istiyorum:
Endüljans: Papa X. Leo Roma’daki aziz
Petrus katedralini tekrar inşa etmek istiyordu.
Bu projeye maddi olarak destek bulmak için
tüm Almanya üzerinde endüljans satılması
için direktif verdi. Endüljans dedikleri
bir kağıt parçasıydı. Papanın verdiği bu
kağıt parçası yetkisiyle bir insanın, Araf
denilen yerde geçirdiği zamanı ya tamamen
ortadan kaldırılıyor; ya da azaltabiliyordu.
Katolik öğretisinde Araf, acı verici bir
yerdir. Öyle ki, kişiler işledikleri her
bir günah için cezalarını çekerler. Katolik
öğretisine göre, herkes de günahkar olduğundan,
bundan şu anlam çıkmaktadır: hemen hemen
herkesin bir zaman için Araf’a gideceklerine
inanıyorlardı. 1000 ya da 2000 yıl. Bu da
küçük günahkarlar için. Eğer para vererek
bu endüljansı satın alabilseydiniz; Araf’ta
geçireceğiniz zamanı azaltabilir ya da tamamen
ortadan kaldırabilirdiniz. Bu nedenle de
insanlar büyük bir istekle endüljansları
satın aldılar.
Soru: Katolik öğretisindeki bu
öğreti hala olduğu gibi devam ediyor mu?
Yanıt:
Evet. Bu öğreti hiçbir zaman Katolikler arasında
reddedilmedi.
Bir başka önder: Ama şimdi
endüljanslar satılmıyor.
Konuşmacı: Belli durumlarda,
belli konumlarda hala satılmaktadır. Ama
Katolikler bundan bahsetmeyi fazla sevmiyorlar.
Tüm Ortaçağ boyunca kendi kişisel durumlarınız
için endüljans alabiliyordunuz. Ama 1460
yılında çok olağandışı birşey oldu. Papa
IV. Sixtus’un kararına göre artık herhangi
bir kişi bir başka kişi adına da endüljans
alabiliyordu. Bu o yıllarda yeni bir düşünceydi.
Diyelim ki kişinin annesi ölmüşse, Araf’ta
ise, onun için endüljans alabilecekti. Roma’daki
aziz Petrus katedralini işte böyle inşa
ettiler. X. Leo ve başka bir piskopos arkadaşı
Tetzel adında bir kişiyi endüljans satması
için tuttular. Şahşaalı yürüyüşler yaparak
endüljans satmaya çalışırdı. Bu kişi şehire
geldiğinde orkestralarla, müzik eşliğinde
bayraklar sallanırdı. Böylece tüm dikkatler
Tetzel üzerine çekilirdi ve o, vaaz verirdi.
Bu kişinin verdiği bir vaazdan küçük bir
parça okumak istiyorum:
“Ölmüş anne-babalarınızın sesini işitebiliyor
musunuz? Onlar acı içinde bağırıyarlar:
‘Acı bana! Acı bana! Çok büyük cezalar çekiyoruz.
Lütfen bizi kurtarın! ’ diye. Kulak verin!
Anne-babalarınız bağırıyorlar.” Ve insanlar
da büyük meblalarda paralar ödüyorlardı.
Tetzel satış yaparken şu sözü söylüyordu:
“ Torbaya atılan her para, cennetten çıkan
canı gösterir. Bir para bir can” Tetzel
bu yolla çok açıkca insanları sömürüyordu.
Martin Luther, kendi kilisesinin de endüljans
satın almaya giden kişilere doğru kaydığını
gördü. Fakir insanlar bile, son kuruşlarıyla
endüljans satın aldılar. Halkın çobanı olan
Luther, kendi halkının iyiliği konusunda
kaygılanmaya başladı. Bu konuda birşeyler
yapmaya karar verdi. Hatırlarsanız o, aynı
zamanda bir profesördü. Ve endüljans satışlarını
çürüten ve 95 tane karşıt görüş içeren
Latince bir yazı yazdı. Bu yazının Latince
yazılması çok önemli bir detaydı. O zamanın
halkı Latince bilmiyordu. Böyle yapmasının
sebebi, profesörler yani tüm eğitimli kişiler
arasında bir tartışma başlatmaktı. Yazmış
olduğu bu 95 maddeyi gidip, kilisenin kapısına
çiviledi.
Daha sonra kendisinin bile özel olarak planlamadığı
birşey oldu: Kim olduğu hakkında kesin fikrimiz
olmayan bir kişi, bu 95 maddelik yazıyı
alarak Almanca’ya çevirdi. Bunları alıp,
çoğaltarak; tüm Almanya’ya dağıttılar. Ve
bu dağıtım sonucunda Luther, birdenbire
bir kahraman oldu. İnsanları sömüren bu
kişilere kafa tutan tek kişi olarak gösterildi.
Aniden halkı temsil eden bir kişi durumuna
getirildi. Bu 95 madde kilisenin öğretisini
reddetmiyordu. Bu aşamada Luther’in ilgilendiği
şey, kilisenin öğretisi değil; kişilerin
sömürülmesiydi. Bu yüzden asıl ilgilendiği
kilise öğretisinde bulunan bir şeyin saptırılmasıydı.
Luther bu olaydan sonra daha da cesaretlendi.
İnsanlar ne öğrettiği konusunda gelip kendisine
sorular soruyorlardı. İçinde bulunduğu Augustin
manastırının liderleri bu durumdan biraz
kaygılanmaya başladılar. Tüm bu olayların
cereyan ettiği sırada Luther, sadece var
olan kuralın saptırılmasının ötesine geçip,
Kutsal Kitab’ın temel öğretileri üzerine
düşünmeye başlar. Ör: Aklanma..1518
yılında kendi önderleri Heidelberg’e gelip
kendi görüşlerini onlarla paylaşması için
Luther’i çağırırlar. Şu ana kadar onu hiçkimse
yanlış öğreti yayan bir kişi olarak nitelemiyordu.
Sadece onun için “biraz alışılmışın dışında”
diyorlardı. Ertesi yıl Leipzig’de çok ünlü
bir münazaraya girer. Almanya’daki çok ünlü
bir bilim adamı Johann (Yohan) Eck ile münazara
yapar. Ve herkesin kafasında Eck, Luther’e
sanki gününü gösterecek gibi bir düşünce
hasıl oldu. Çünkü Eck, Ortaçağ bilginlerini,
Luther’den çok, Luther ise, Kutsal Kitab’ı
Eck’den çok daha fazla biliyordu. Çok açık
olan Luther’e sahip olduğu gücü ve yetkiyi
veren budur. Eck, tüm bu tartışma boyunca
Luther’i çok radikal ya da beklenmeyen bir
şeyi söylemesi için kışkırtmaya çalışıyordu.
Sonunda bunu başardı da....
Luther kızarak şöyle dedi: “Papa hata yapabilir.”
.......Herkes bunun üzerine çok şaşırır.
Luther, papanın ve kilise komitelerinin
de hata yapabileceğini söylediğinde; başını
birçok belalara sokmuş olur. Zira Luther
için en üst yetki ne papa, ne de kilise
komitesiydi. Onun için tek yetki Tanrı Söz’üydü.
Eck, Luther’i öylesine kızdırdı ki, o daha
sonra çok daha fazla çalışmalar yaptı, yazılar
yazdı. Yazdığı her kitap, kiliseye karşı
bir önceki yazdıklarından daha cüretkar;
daha cesurdu.
1520 yılında
hat safhaya gelen Luther, en sonunda papayı
red ettiğini söyledi.Yazdığı ilk kitabın
adı: “Hristiyan Asaletine İlişkin”
Bu kitapta kilisenin kendini yenileyemediğini,
bu yüzden de Hristiyan asil ve liderlerinin
kiliseye bu reformasyonu getirmeleri gerektiğini
söyledi. Kutsal Kitab’ı yorumlayabilecek
ve anlayabilecek olanların sadece papa ya
da üst mertebedeki kişiler olmadığını söyledi.
Bunu red etti. Aynı zamanda rahiplerin de
bekar kalması gerektiğini söyleyen öğretiyi
de kabul etmediğini vurguladı. İsteyen her
rahip ya da manastıra kapanmış olan kişinin,
bulunduğu yeri bırakıp çıkabileceğini
aktardı. Bu kitap Katolik kilisesinde
çok tepki uyandırdı ve çok kızdırdı. Ve
bu ilk kitabın akabinde aldığı tepkilerden
sonra, adı “Babil Tutsaklığı” olan daha
cüretkar bir kitap daha yazdı. Sanki
bu kitabı yazmakla eline bir bıçak alarak,
Katolik kilisesinin kalbine saplamış oldu.
Bu sefer de Katolik kilisesinin yaptığı
Rabbin Sofrası öğretisine saldırmıştı. Zira
Rabbin sofrası öğretisi, Ortaçağ sonlarındaki
Katolik kilisesinin çok merkezi bir öğretisiydi.
Bu öğreti ile ilgili Roma Katolik kilisesinin
3 tane hatası vardı.
a)
Katolik kilisesi 9. yy.’ın içinde
normal insanların bu şaraptan içemeyeceğini; sadece
ekmekten alabileceğini söylemeye başladılar. Luther:”
Bu, Kutsal Kitab’a karşıdır. Herkes hem şaraptan, hem
ekmekten alabilmelidir. ” dedi.
b)
Katolik öğretisinde ekmek ve şarabın Rabbin Sofrasında o
anda gerçekten İsa’nın kanına ve bedenine dönüştüğü
öğretisi vardı. Luther bunu red etti. Bu dönüşüm
öğretisine göre Katolik kilisesinde bu inanışa göre
rahip ekmeği ve şarabı bereketleyip dua ettiğinde;
elindeki ekmek ve şarap gerçekten hem İsa’nın bedeni,
hem de kanı oluyordu. Her ne kadar İsa’nın bedeni ve
kanı gibi tadı olmasa da; bu kişilere göre gerçekten hem
beden hem kan oluyordu.
Luther bunun da Kutsal Kitab’a aykırı
olduğunu söyleyerek, reddetti.
c)
Ayin içinde kurban sunuş öğretileri vardı.
Çünkü Katolik öğretisine göre, bu kişiler
Rabbin Sofrasını her yapışlarında O’nun
tekrar ve tekrar çarmıhta öldüğünü düşünüyorlardı.
Luther yine bunun da Kutsal Kitab’a uygun
olmadığını söyledi.
Luther 1520 yılının Haziran ayında Roma
papalığı üzerine küçük bir kitap yazdı. Bu kitapta da
papanın Mesih karşıtı olduğunu söyledi. Çok cesurca bir
söz değil mi? Bu laftan sonra Luther’in aforoz
edilmesine şaşırmamalı. Martin Luther’in aforoz edilmesi
Mezmur 74:22. ayete dayandırılmıştı: “Kalk, ey
Allah, kendi davanı gör; Akılsızın bütün gün sana sitem
ettiğini an.” Kısacası Katolik kilisesi Luther’e
“akılsız” diyor. Bu yaptığı şeyden tövbe etmesi
için kendisine 60 gün süre tanındı. Yoksa, aforoz
edilecekti. Aforoz edileceğini bildiren kağıdı alarak,
çok büyük bir ateş yaktı. Bütün arkadaşlarını çağırdı.
Herkesin gözü önünde bu kağıt parçasını ateşe atarak
yaktı. Bu davranış papayı daha da kızdırdı. 1521 yılının
Ocak ayında resmen aforoz edildi. Fakat sapkın öğreti
yayan bir kişiyi aforoz eden kilisenin kendisi değil; o
zamanlarda bunu yapan yerel hükümetti. Luther, kilise
tarafından sapık öğreti yayan bir kişi olarak ilan
edildikten sonra, onu bir mahkeme dahilinde yargılamak
devletin görevi olmuştu. Bunun üzerine o zamanın Alman
imparatoru olan V. Charles, cezasını çekmek üzere bir
şehre çağırıldı. İmparator Luther’e bu davaya geldiği
takdirde ceza vermeyeceğini, ve mahkeme sonucu ne olursa
olsun onun hür bir kişi olarak çıkıp gideceğini söyledi.
Zararsız bir kişi gözüyle bakılıyordu. Luther bunun
üzerine katılacağını bildirdi.
Katılmaya karar vermesi cesurca bir
davranıştı. Zira daha önce bir başka kişiye de aynı söz
verilmiş ama bu kişi mahkeme sonunda yakılmıştı. Luther
aslında bu şehre giderek çok büyük bir risk almış
oluyordu. Luther bulunduğu şehirden mahkemenin bulunduğu
şehire gidinceye dek, geçtiği tüm şehirlerde insanlar
onu alkış yağmuruna tutuyorlardı. Halk arasında tanınan
ve sevilen bir kişiydi. Yargılanacağı şehire geldiğinde
ise kimse onu alkışlamamıştı. Halk Luther’i seviyor ve
imparatora karşı büyük bir şüphe besliyorlardı. 17 Nisan
1521 yılında Luther papanın, prenslerin ve imparatorun
önünde muhakeme edilmek üzere geldi. Saat 16’da muhakeme
edilecekti. Traş olup, rahip giysisini giyerek mahkemeye
gitti. Herkeste iyi bir izlenim bırakmak niyetindeydi.
İmparator Luther’i 2 saat bekletti. Ne kadar
heyecenlanabileceğini, rahatsız olabileceğini bir
düşünün! Sonunda onu çağırdıklarında hava kararmıştı.
Saat 18’di. Odanın etrafında yanan meşaleler ortamı hem
ısıtmış, hem de dumanlı bir görünüm vermişti. İspanyol
askerleri odayı çepeçevre sarmışlardı. İmparatorun
yanındaki insanlar Luther’i konuşturmaması gerektiğini
ve onun bir şeytan olduğunu söylüyorlardı. Bunu, Luther
ağzını açtığında imparatoru ikna edebileceğini
düşündüklerinden istemiyorlardı. Luther bu büyük odanın
tam ortasında durdu. Önünde imparatorun tahtı ve onun
yanında Almanya’nın farklı bölgelerinin prensleri
oturuyorlardı. Burada oturan kişiler güçlü kişilerdi.
Luther’i yargılayacak olan savcılar Luther’i odanın
ortasında karşılayarak; iki soru yönlendirirler: Aachen
(Ekın) adında bir kişi köşedeki masayı göstererek şöyle
der:
Aachen: Masanın üzerindeki
kitaplar sizin mi?
Luther:
Evet
benim.
Aachen: Yazdığınız şeyleri
reddedecek misiniz?
O ana kadar cesur olan Luther korkar ve
şöyle cevap verir:
Luther:
Lütfen
bunu düşünmek için bana 24 saat verin.
Ne kadar cesur olursa olsun hayatının
tehlikede olduğunu gören her kim olursa olsun Luther
gibi korkudan titrerdi.
İmparator Luther’in teklifini kabul
ederek, 24 saat düşünmesi için ona bu zamanı tanımaya
karar verir. Luther yaşadığı yere geri döner. Tüm gece
boyunca Kutsal Yazıları okur, dua eder ve arkadaşlarıyla
konuşur.
Bu süre zarfında mahkeme olduğu salon
daha da kalabalıklaşmıştır. İmparator yine karanlık
basıncaya kadar onu bekletir. Luther saat 18’de yine bu
odaya getirilir. Savcı Aachen yine aynı soruyu
yönlendirir:
Aachen: Bu yazıları reddedecek
misiniz?
Luther bu soruya çok ünlü bir yanıt
vermiştir.
Luther:
Kutsal Kitab’ın Söz’üyle ikna olmadığım
sürece tövbe edemem ve etmeyeceğim! Çünkü bir kişinin
vicdanına karşı eylem içersinde olması, ne güvenli; ne
de bilgecedir. İşte burada duruyorum. Başka hiçbirşey
yapamam. Tanrı’m bana yardım etsin!
Ve bu sözün akabinde odada buluna
İspanyol askerleri:
"Ateşe
atın! Ateşe atın!"
diye bağırmaya başlarlar.
Luther’in
korkudan yüreği ağzına gelir. Fakat imparator sözünün
eridir. Ve der ki:
"Yaşadığın
yere git ve bekle!"
Çok ilginçtir ki, bu imparator kendi
adamlarını Luther’in yaşadığı yere göndererek; onun
fikirlerini bir parça yumuşatma, geri çekme çabasını da
göstermiştir. Ve Luther herşeye rağmen:
"HAYIR!"
der.
Bunun üzerine imparator Luther’i 21
günlük bir koruma altına alır. Luther yargılandığı
şehiri terk ederek yaşadığı yere döner. Havanın
karardığı bir anda at arabasıyla giderken; beş atlı
Luther’in arabasını durdurarak, onu dışarıya çıkarırlar.
Onu bir ata bindirerek gecenin karanlığında gözden
kaybolurlar. Herhalde Luther o anda hayatının sonunun
geldiğini düşünüyordu. Fakat daha sonra Luther’in prens
Frederick tarafından kendi güvenliği için kaçırıldığı
anlaşılır. Prense ait bir kaleye götürülür.
Luther’e tanınan bu 21 günlük
süre sonunda artık o yanlızca sapık öğreti
yayan bir kişi olarak değil; aynı zamanda
bir kaçak gibi başına ödül konulmuş bir
kişi olarak da aranıyordu. Luther bu kalede
yaklaşık bir yıl boyunca kaldı. Kimliğini
değiştirdi. Sakal uzattı. Bir asker üniforması
giyerek asker kılığına girdi. Fakat yaptıkları
bundan ibaret değildi. Bu kalede yaşadığı
süre zarfında, reformasyon hareketi için
de çok önemli etkisi olan bir şey yaptı.
İncil’i halkın dili olan Almanca’ya çevirdi.
O ana dek hiçbir Alman, Tanrı Söz’ünü kendi
dilinde ne okumuş; ne de duymuştu. Çünkü
hepsi Latince idi. Yaptığı bu işin sonucunda
artık kişilerin ellerinde kendilerinin anlayabileceği
bir Kutsal Kitapları vardı. Reformasyon
hareketinde bu olay çok önemlidir. Çünkü
Kutsal Kitap artık halkın elinde vardı.
Bu noktadan sonra reformasyon hareketi başlamış
oldu.
Luther 1 yıl sonra yaşadığı şehire geri
döndü ve insanları bu konuda yönlendirmeye başladı.
Almanya’dan başlayarak, İskandinav ülkelerine yayıldı.
1555 yılında Lutheranlık yasal olarak kabul edildi.
Soru: Kutsal Kitab’ın Almancaya
çevirilmesinden sonra, İskandinav ülkelerine yayılması
nasıl gerçekleşti?
Yanıt:
İki şey oldu. Bunlardan birincisi: Halk Kutsal Kitab’ı
kendi dilinde okuduğunda; bu Araf üzerine olan
öğretinin, Kelam’a uygun olmadığını fark ettiler. Bundan
sonra da birkaç Alman prensi Luther’i desteklemeye
başladılar. Her ne kadar Luther’in kafasına ödül konmuş
olsa da, imparator hiçbir zaman ona ulaşamadı. Zira hem
prenslerin, hem de halkın bir bölümünün koruması altında
idi. Bir üniversite bulunan bu şehirde Luther, liderler
yetiştirmeye başladı. Kitaplar yazarak başka şehirlere
de yolculuk yaptı. Çalışmalarını ilerletti. Tüm bunlar
olurken alışılmamış bir şey gerçekleşir. Beklenen şey
imparatorun ordusuyla gelip Luther’i tutuklamasıdır. Ama
bu esnada I. Francis ile uğraşmak zorunda kalan
imparator, Luther yerine onlarla savaşmak zorunda kalır.
Luther’in en savunmasız kaldığı zamanda Tanrı tarihin
akışını değiştirerek onu korumuştur. Böylece Luther’i
idam etmek ya da hapse atmayı düşünecek zaman bile
olmamıştır. Çok ilginç olan da şuydu. Siz Türkler de
Luther’e yardım ettiniz. Ne olduğunu duymak istiyor
musunuz?
1521 yılında Türkler Roma
imparatorluğunun doğu sınırlarını, Fransızlar
da batı sınırlarını işgal etmeye başlamışlardı.
Böylece imparatorun onunla uğraşacak durumu
yoktu. Yani sizler de böylece yardım etmiş
oldunuz.
Luther öğretide ve aile hayatında da
reformasyon yaptı. Martin Luher’den önce evlilik, kilise
tarafından çok küçük görülen birşeydi. Çünkü düşünce
şuydu: Eğer bir kişi gerçekten Tanrı’yı seviyorsa;
evlenmez ve gidip bir manastıra üye olurdu. Fakat buna
kaşılık şöyle dedi: ”Hayır, iyi bir Hristiyan aynı
zamanda iyi bir baba ve iyi bir koca olabilir.” Bu söz
başını çektiği teolojik reformasyon kadar büyük bir etki
yaratmıştı. Kilisenin evlilik hakkındaki görüşlerini
anlatabilmek için aziz Jerome’un bir sözünü iletmek
istiyorum: Hayatın farklı kesimlerine ilişkin sayısal
çokluklar vardır. Bu sayısal çoklukları kalite
bakımından verdi. Şöle söyledi: “Bir bakire kendisinde
yüzde yüz kalite bulundurur. Bir dul yüzde altmış, evli
bir kişi ise yüzde otuz.” Yani bu düşünce yapısındaki
bir kişi için bakire kalmak yüz puan değerinde, dul
olmak altmış, evli olmak ise sadece otuz puan
değerindeydi.
Fakat Luther ise buna kaşılık
evliliğin asil ve önemli birşey olduğunu
söyledi. Kale içersinde bulunduğu zamanlarda
İncil’i Almanca’ya çevirmekten başka
önemli şeyler de yaptı. Manastır hayatı
üzerine yazılmış olan kitapta, edilen yeminlerle
ilgili bir kitap yazdı. Luther’in yazdığı
bu kitaba göre bekarlık yemini etmiş olan
bu kişiler yeminlerini bozarak evlenebilir
diye yazıyordu. Bu kitap yakında olan bir
manastıra ulaştı. Ve burada bulunan birçok
kişi bunun olabileceğini söyledi. Rahibelerden
birisi olan Katy Von Bora ile Luther 13
Haziran 1525’de evlendiler. Bu büyük bir
skandal oldu. Çünkü sapık öğreti yaymakla
suçlanan bir kişi, kaçak bir rahibe ile
evlenmişti. Bu kişilerin batıl inançlarına
göre, eğer bir rahip ile bir rahibe cinsel
ilişkiye girerse; çocukları Mesih karşıtı
olurmuş. Başlarının arkasında boynuzları,
arkalarında yüzgeçleri bulunurmuş. Bu kişilerden
çirkin bir yaratık doğarmış. Luther ilk
oğlu doğduğunda onu dikkatlice inceledi.
Ama oğlu çok sağlıklıydı. Hiçbir deformasyonu
yoktu. Yani Mesih karşıtı falan da değildi.
Katolikler arasında geçen inanca göre,
Luther’in Reformasyon hareketini başlatmasının tek
sebebi şuydu: İçindeki şehvet duygusunu bastıramamış
olması ve bekarlık yeminini bozmak için bir bahane
yaratmasıydı. Luther’in evliliği yanlızca Katolikler
için değil; kendi arkadaşları için de bir şoktu. En
yakın arkadaşlarından biri olan Philip Melanchthon da
aynı düşüncedeydi. Bu evliliğin onu bağlayacağını ve bir
hata yaptığını düşünüyordu. Kendisini tam anlamıyla
Reformasyona veremeyeceğini söylüyordu. Arkadaşlarının
itirazlarına rağmen Luther yine de evlendi. Luther sırf
sevgi için evlenmemişti. Bu aslında bir ilke sorunuydu.
Bu ilke sorunu da şuydu: Bir erkeğin hem evli olup, aynı
zamanda da Tanrı’ya hizmet edebileceğini göstermek
istiyordu. Luther’in eşi ile olan ilişkisinden bahsetmek
istiyorum:
Katy, küçük bir kızken, yakınlarında bulunan rahibe
manastırına verilmişti. Luther’in yazmış olduğu kitabı
okuduğunda doğru olduğuna kanaat getirdi. Bu kitabı
okuyan 12 rahibe de doğruluğuna inandı ve kaçmak için
planlar yapmaya başladılar. Kasabalarında balıkcılık
yapan bir kişiden yardım istediler. Bu balıkcı manastıra
12 tane büyük varil getirdi. Ve aynı gece 12 varil
dolusu rahibe ile orayı terk etti. Peki bu rahibeler
nereye gideceklerdi?
Önce Luther’e gittiler. Zira ettikleri yemini
tutmamalarını söyleyen kendisiydi. Luther’den
kendilerini evlendirmesini istediler. Luther bir kişi
dışında diğer 11 rahibeyi evlendirmekte başarılı oldu.
Evlendiremediği eşi olan Katy idi. Onun genç bir adamla
evlenmesini istedi. Her ikisi de birbirlerinden
hoşlanmışlardı. Fakat erkeğin ailesi oğullarının kaçak
bir rahibe ile evlenmesini uygun görmediler. Bu yüzden
de Katy evlenmekten kaçtı. Bu kez de Luther yaşlı doktor
Glad ile evlendirmeye kalktı. Bu adam çok yaşlı, Katy
ise çok gençti. Onunla da evlenmeyi red etti. Çok güçlü
bir karakteri vardı. Luther’e “bu kişi neden sen
olmayasın?” diye sordu. Güçlü bir karaktere sahip olan
bu rahibe karşısında Luther afallamıştı. Her dediğini
yaptıran bir kişi olduğunu düşünüyordu. Ama kendisi bir
kişinin hem evlenip, hem de Tanrı’ya hizmet
edebileceğini papaya göstermek istiyordu. Ve böylece
Luther Katy Von Bora’ya acıyıp, onunla evlendi. Her ne
kadar evliliğe karar verdiyse de; bir arkadaşına yazdığı
mektubunda: “Bu bayana karşı hiçbir şekilde
yanıp-tutuşan cinsten bir sevgi ya da aşk hissetmiyorum.
Fakat ona çok değer veriyorum. “ Yani Katy ile
evliliğinde bir aşk değil; ama sorumluluk hissettiğini
ve acıma hissinin baskın geldiğini görüyoruz. Sonunda
çok harika bir evlilik oldu. Luther ve Katy’nin 6
çocukları oldu. Onlarla ilgili birçok hikaye kulaktan
kulağa dolaşmıştır. Çocuklar ortalıkta koşuşurken,
Luther’in kitap yazmakta ya da Kutsal Kitap çalışmakta
ne kadar zorlandığı; Katy’nin ise sorumluluklarını
yerine getirmeyen Luther’i azarladığına dair hikayeler
duyulmuştur. Ama tüm bunlara rağmen çok zevkli bir
evlilikleri oldu. Yolculuğa çıktığı zamanlarda eşine
mektuplar yazardı. Bazen mektuplarına “domuz çiftliğinin
kraliçesi” diye başlıyordu. Çünkü yemek için domuz
yetiştiriyorlardı. Aralarında çok ince şakalaşmalar
vardı. Tüm bunlarla birlikte Luther, eşine olan
sevgisini anlatmakta çok nazikce bir yaklaşım
sergilerdi. Bu derin sevgisini anlatabilmek için birkaç
mektubundan alıntı yapmak istiyorum:
“Tüm Fransa’yı verseler bile, eşim
Katy’yi vermezdim. Çünkü Tanrı beni ona, onu da bana
verdi. “
“Katy’mi çok seviyorum. Evet onu o kadar
çok seviyorum ki, kendimden bile çok. “
“Katy! Kocan (kendisi için) sana o kadar
bağlı ki! Sen bir imparatoriçesin!”
İlşkileri hakkında birçok komik hikayeler anlatılır.
İşte bir tanesi:
Luther para ile ilgili konuları hiç
umursamazdı. Zenginlik, para onu hiç ilgilendirmiyordu.
Bu konuda kötü bir ünü vardı. Her zaman masraflar ve
faturalarla ilgilenen eşiydi. Evlendiklerinde Luther’in
arkadaşı prens Frederick, bir çift gümüş şamdan
vermişti. O kadar güzeldiler ki, Katy herşeyden çok bu
şamdana değer vermeye başlamıştı. Birgün bir dilenci
gelir ve kapıyı çalarak:
Dilenci:
Dr. Luther karnım çok aç, bana yiyecek
birşey verebilir misiniz?
Luther:
Evde hiç yiyecek yok ama şu şamdanları sana verebilirim.
Ve şamdanları dilenciye verir. Katy
küplere biner.
Luther’in kendi biralarını yapabilecek gereçleri vardı.
Çok iyi bir bahçıvandı. 30 kişilik öğrenci grubunu evde
yetiştiriyorlardı. Katy çok iyi bir ev sahibiydi.
Luther’in ailesi ile ilgili düşüncelerinden birkaç
alıntı yapmak istiyorum:
“Bazı evlilikler sadece şehvet
duygusundan ileri gelir. Fakat bu şehvet pireler ve
diğer küçük yaratıklar arasında bile seyredilir. Ne
zaman birbirimize hizmet etmeyi arzular ve bunu
yaparsak, o zaman sevgi başlar.”
Çocuklar için söylenen bir başka sözü:
“Çocukları sevmeyen insanlar domuzdurlar.
Domuz ve aptaldırlar. Erkek ve kadın denmeye layık
değildirler. Çünkü Tanrı’nın bereketini hor görürler.”
Luther’in yaşamına baktığımızda her ne kadar sorumsuzluk
gösterse de; çok iyi bir baba ve iyi bir eşti. Luther’in
oğluna yazdığı çok müşvik ve teşvik edici mektupları,
onu Kutsal Kitab’ı okumaya yönlendirmiştir.
Son bir hikaye ile bitirmek istiyorum:
16. yy.’da Almanya’da bir adam mirasıyla
ilgili vasiyetini bildirdiğinde, bu mirası uygulamaya
geçirecek bir başka erkek ismi vermek zorundaydı. Fakat
yine Luther bu kuralları da alt ederek, bu sorumluluğu
eşine verdi. Martin Luther’in bu davranışı, eşine olan
saygısının emaresiydi. Zira eşi bu konuda tanıdığı
birçok erkekten daha büyük bir yeteneğe sahipti.
Bu ana kadar olan konuşmalardan
anlamanızı istediğim iki şey var:
1)
Martin
Luther Reformasyonu hem öğreti olarak; hem de Kutsal
Kitap olarak yönlendirmiştir. Çünkü bu iki şey bizler
için çok önemlidir.
2)
Ailenin ve
evliliğin yüceltilmesidir.
Eğer Luther’in bu iki önemli Reformasyon
hareketin başını çektiğini bilmezsek, gerçekten bu
kişiyi olduğu gibi algılayamayacağız.
Luther ve Lutheranlıkla ilgili konuya
devam etmek istiyorum:
Aslında Luther’in kendisiyle, başlattığı
akım arasında bazı farklar var. Bu kilise tarihinin çok
üzücü gerçeğidir. Bazen belli akımları başlatan kişiler
daha sonra bu akımın içindeki kişiler ya da oluşumlar
tarafından reddedilirler ya da ihanete uğrarlar. Bunu
bir pastör olarak söylemek istiyorum, konuşmacı olarak
değil. Zaman içersinde gerçeği yumuşatmadan, ya da
gerçeği başka bir tarafa yönlendirmeden; gerçek olan
öğretiye bağlı kalmak çok önemlidir. Şu anda olduğu
kadar, gelecekte de gerçeğe sıkı sıkıya bağlanmalısınız.
Bu gerçek ne yazık ki, Luther’in korunmasını istediği
kadar korunamadı. Luther, daha önce de bahsettiğimiz
gibi, Philip Melanchthon adında bir kişiyle irtibatta
idi. Bu kişiyi tanımak hem Luther’i, hem de onu izleyen
kişileri anlamada çok önemlidir. Melanchthon adeta bir
tür bulmaca gibiydi. Aslında Protestanlık akımının ilk
sistematik teoloji öğretmeniydi. Bu kişi ilk sistematik
teoloji kitabını yazdı. Kitabın ismi ” Loci Commones”.
Ama Luther hiç de sistematik bir kişi değildi. çoğu
zaman yüreğinden konuşan bir kişi idi. Aslında
Luther’in, Melanchthon gibi düşüncelerini alıp,
sistematik ve düzenlenmiş bir biçimde sunabilecek
birisine ihtiyacı vardı. Luther, Melanchthon’u bir oğul
gibi sevmişti. Luther onun için Kutsal Kitab’ın dışında
dünyada gördüğü en iyi teolog olduğunu söylemişti. Bu
yüzden Luther, Melanchthon’u kendi adına birçok
toplantılara gönderirdi. Bildiğiniz gibi başına ödül
konulduğundan; özgür değildi. her zaman dışarı
çıkamıyordu. Ünlü Augsburg konferansına giderek;
Augsburg İnanç Açıklamasını burada Melanchthon
yazmıştır. Bu da Protestanlığın, ilk İnanç Açıklaması
olarak geçmektedir.
İşte bu yüzden Philip Melanchthon, 28 yıl
Luther’in iyi bir iş arkadaşı ve dostuydu. Hatta
bazıları bu kişiyi Luther’in sağ kolu olarak nitelerler.
Fakat aynı zamanda bu kişi bir hain olarak da
nitelenmektedir. Bunun birkaç sebebi vardır.
Martin Luther öldükten sonra kendi
yaşadığı şehirdeki (Wittenberg) ünivesitedeki ders
programını değiştiriyor. Bu üniversitenin dersleri daha
önce çok Augustinci, humanist ilkelere dayanırken;
Melanchthon gelip Aristo mantığının öğretilerine
dayandırıyor. Şayet Luther hayatta olsaydı, böyle
birşeye onay vermezdi. Bazen Melanchthon Katoliklerle
sanki aynı fikirde olmakla ya da bazı şeyleri sırf
onlarla uyuşmak için kabul etmiş olmakla suçlanıyor.
Aslında Luther’in son zamanlarda yaşadığı çok ilginç
olaylar var. Bu iki olay da Melanchthon üzerinde
gelişiyor.
Soru: Bu suçlamalar acaba Luther
öldükten sonra mı yapıldı?
Yanıt:
Kimi suçlamalar Luther’in ölmeden önceki dönemlerinde,
kimisi de ölümünden sonra yapılmıştır. Hala bugün bile
bazı şeyler için sorumlu tutulmaktadır. Bu konu aslında
bir kilisede iyi ve sağlam liderliğin ne kadar önemli
olduğunun bir göstergesidir.
Ör: Pastörünüz birçok kişinin
gelerek sizlere seminer verebilmelerini sağlıyor. Bu
kilisede önderler yetiştiriyor. Bunun gelecek için çok
önemli olduğunu düşünüyorum.
Konumuza devam edersek;
1541 yılında Katolikler ve Protestanlar
arasında çok önemli bir toplantı gerçekleşir.
(Almanya’da) Luther kendi adına yine bu toplantıya
Melanchthon’u göndermişti. Hatta Luther’in yaşamının
büyük bölümünde bile, Protestanlar ve Katolikler
arasında bir anlaşma yolu bulabilmek için hep bir çaba
vardı. Luther çok ilginç birisiydi. Belki Katolikler bu
önemli öğretiler (ör: aklanma gibi) hususunda
fikirlerini değiştirirler diye umud ederek; her
seferinde toplantılara gidiyordu.
Aslında 16. yy.’da Katoliklerin ve
Protestanların yaptıkları toplantıda çok ilginç birşey
oldu. İlk olarak bu iki grup arasında “aklanma öğretisi”
hakkında bir anlaşma sağlandı. Ama bu anlaşma tam olarak
Luther’in öğretisini yansıtmıyordu. Anlaşmaya varabilmek
için sanki bu öğretinin bazı temellerinden ödün
verilmişti. Biraz Katolikti ve biraz Protestandı. Bu
anlaşmanın arkasında olan kişilerin en önemlilerinden
birisi de Melanchthon’du. Bu anlaşma sonunda yazıya
dökülen öğretiyi Luther’e getirdiğinde; bunu reddetti.
Çünkü onun için bu öğreti çok fazla Katolikti. Aslında
papa da bu öğretiyi gördüğünde çok fazla Protestanca
bulduğundan; o da kabul etmedi. Böylece bu konferans
büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Melanchthon’un bu
davranışlarına karşın Luther yine de onu sevmeye devam
etti. Melanchton bir bulmaca gibi gibiydi. Geriye dönüp
baktığımızda, Luther’in Melanchthon’a neden bu kadar
müsamahakar davrandığı da biraz muamma gibi. Bana göre,
bu kişiyi bir oğul gibi sevmesi ve kolayca bırakmak
istememesinden kaynaklanmakta.
Şimdi biraz Philip Melanchthon’un
eğitimine bakalım:
Melanchthon 1518 yılında (bu 95 maddenin
kilise kapısına çivilenmesinden 1 yıl sonra) Wittenberg
üniversitesine gelir. 21 yaşında olmasına rağmen, tüm
Avrupa’da bulunan en iyi bilim adamalarından biri olarak
kabul edilir. 17 yaşında Tubingen üniversitesinde
master’ını tamamlamış, daha sonra da kitaplar yazmaya
başlamamıştı. 21 yaşında Grekçe bir ders kitabı yazdı ve
uzun yıllar boyunca standart bir kitap olarak kabul
görüp, okutuldu. Dahi bir çocuktu. Küçük denilebilecek
bir yaşta (21) Wittenberg üniversitesinde Grekce
profesörü olarak çalışıyordu. Aslında Luther ile
Melanchthon’un ilişkisinin bir başka boyutu da şundan
kaynaklanıyordu: Melanchthon Luther’e Grekçe öğretmişti.
Luther’in düşüncelerini ve teolojisini düzenlemesinde de
yardımcı olmuştu. Öyle ki; insanlar bunları daha kolay
anlayabilsinler. Melanchthon, Luther’e sanki Mesih’in
bir elçisiymiş gibi bakıyordu.
Melanchthon, üniversiteye geldiğinde bir
Lutheran değildi. Ama kısa bir süre sonra bu akıma
katıldı. Luther’e saygı duyan ve destekleyen bir kişi
oldu. Kutsal Kitap dersleri vermeye başladı. Bu iki
değerli kişiye ait bir hikaye var. Bu hikayeden de
Luther’in Melanchthon’u ne kadar çok sevdiğini ve ne
denli saygı gösterdiğini anlamak mümkün oluyor.
Melanchton, Pavlus’un 1. Korintliler’e
yazdığı mektupla ilgili ders veriyordu. Luther de bu
derslerin ne kadar harika olduğunu duymuştu. Dersler
bittiğinde öğrencilerden bu notları istedi.
Melanchthon’dan habersiz Luther, bu notları alarak bir
kitap olarak yayınladı. Melanchthon ise buna itiraz
etti. Luther: “Umurumda bile değil. Bunlar o kadar iyi
ki, herkese dağıtmalıyız.” dedi. Luther bunu üç kez daha
tekrarladı.
Tüm bu hikayeler Luther’in ne kadar değer
verdiğinin ve saygı duyduğunun resmidir. Aslında
Melanchthon da küçük yaşta iken Luther’in öğretisine
bağlı kalmıştı. Melanchthon’un yazdığı İnanç
Bildirgesini okuduğumuzda, Luther’in öğrretilerine ne
kadar benzer olduğunu fark etmemek mümkün değildir.
Fakat onun yazdıkları, Luther’in yazdığının bir
kopyasıydı, kendisi değildi.
Melanchthon büyüdükce, teoloji konusunda
kendi vurgulamak istediklerini keşfetti. Teolojik olarak
üzerinde durduğu noktalar, Luther’in üzerinde durduğu
noktalarla aynı değildi. Wittinberg üniversitesindeki
öğrenciler bir süre sonra Luther’e gelerek: “Bak!
Melanchton bir kitap yazdı. İçinde birtakım şüpheli
sözler geçiyor.” Luther bunların hiçbirini dinlemiyordu.
Sebebi, onu bir oğul gibi sevmesinden
kaynaklanıyordu. O ne yaparsa yapsın, hiçbir zaman
kendisini reddetmiyecekti. Belki bu konuda Luther biraz
daha akıllı olabilirdi. Çünkü 1546 yılında Luther
öldüğünde, Melanchthon bu öğretiden daha fazla sapmaya
başlar. Luther hayatta iken, Melanchthon bir anlamda
kısıtlanıyor ve düşüncelerini açığa vurup, istediği yöne
gidemiyordu.
Luther öldükten sonra, Melanchthon
teolojik konular hakkında olan birkaç düşüncesini yazıya
geçirdi ve bunların açıkca Luther’in öğretileri ile aynı
olmadığı görülür. Ama belirtmek gerekirse bu yazdığı
öğretiler, kendisinin daha önce yazmış olduğu
öğretilerden de farklıydı. Luther’in ölümünden sonra iki
grup Lutheranlar ortaya çıkar. Bunlardan bir tanesi,
Luther’in öğretilerini çok katı bir şekilde hiç
değiştirmeden çoğaltıp, katı Lutheranlardı. İkinci grup
ise Philip’ciler diyebileceğimiz gruptu. (Bu ayrım resmi
bir ayrım değil, sadece farklı öğretilerin vurgulanması
ile beliren bir ayrımdı.)
Melanchthon’un öğretisinin değişmesinden
sonraki haliyle, Luther’in öğretileri arasındaki
değişiklerde 4 ana fark göze çarpıyordu.
1)Önceden belirlenmişlik: Bugün
birçok Lutheranlar aslında bu farkı bilmiyor ama Luther
çok katı bir şekilde önceden belirlenmişliği
öğretmişti. Luther şunu savunuyordu: “Daha dünyanın
başlangıcından önce Tanrı bazı insanları, Kendisine oğul
olmaları için üzerlerine sevgisini koymuştu. Onları
sevmişti.”
Kısa bir kişisel hikaye anlatmak
istiyorum:
Küçük kardeşim bir Lutheran kızla
evlendi. Onlar henüz nişanlı iken bir akşam kardeşimle
birlikte kızın ailesinin evine yemek yemek için gittik.
Kızın babasına Luther’in önceden belirlenmişlik
hususundaki görüşünü bilip-bilmediğini sordum. Babası
benim bir deli olduğumu, Luther’in böyle bir şeye
inanmadığını söyledi. Bense Luther’in “İradenin
Tutsaklığı” adlı kitabını ve daha birçok kitaplarını
okuduğumu, kendisinin bu düşüncesini çok çarpıcı bir
şekilde belirttiğini söyledim. Amerika’da olan birçok
Lutheran, onun bu “önceden belirlenmişlik” öğretisine
inandığını bilmiyorlardı.
Bu nedenle Melanchthon’un Luther’den
ayrılmasını sağlayan en temel öğretilerden bir tanesi
idi.
2)Yanlızca İmanla Aklanma: Bu da
birçoğunu şaşırtmaktadır. Çünkü Luther öldükten sonra
Melanchthon, onun bu konudaki öğretisi üzerinde bile
değişiklik yapıp; oynadı. Melanchthon, kişinin inancına
göre insan kurtuluş işinde Tanrı ile ortak çalışır. Bu
da Luther’in öğretisinden çok farklıdır. Çünkü Luther’e
göre aklanma, kutsallaştırılma öğretisinden çok
farklıydı. Fakat Melanchthon yaşça büyüdükce, bu iki
öğretiyi bir yaptı. Bazı insanların Melanchthon’a neden
hain dediklerini belki anlayabiliriz.
3) Melanchthon Rabbin Sofrası
konusunda, Calvin’in görüşlerini benimsiyordu. (Bu
konuda farklı düşünmesinden ben şahsım adına aslında
memnunum) Yani bu Sofrayı oluşturan öğelerde Mesih’in
ruhsal varlığını benimsiyordu. Luther’e göre de, Rabbin
Sofrası esnasında Rab İsa fiziksel anlamda orada
bulunuyordu. Melanchthon bu görüşü red etti ve Ruhsal
bir varlık olduğunu söyledi.
4) Martin Luther’in ölümünden
itibaren (1546) Almanya’da ortam çok bozuldu. O
zamanlarda Almanya 300’ü aşkın yerel yönetimlerden
oluşmaktaydı. Bu eyaletlerin prensleri (katı) Lutheran
olmuş kişilerdi. Bu prensler Katolik öğretisinden
gelebilecek olan herhangi bir tehlikeye karşı kendi
aralarında bir birlik oluşturmuşlardı. Luther öldükten
sonra, karşısında muhakeme olduğu V. Charles çok sürpriz
bir saldırıyla, birlik kurmuş prenslere karşı atağa
geçer. Bu savaşın ismi: “Smalcald” idi. V. Charles ve
Katolikler bu savaşı kazandılar. Aslında şaşılacak olan
şey de şuydu: Lutheran prenslerden biri, diğerlerini ele
vermiş olabilirdi. Prens Philip’in iki eşi vardı. Bu
konuyla ilgili başı derde girmişti. Zira bu Almanya’da
yasa dışı birşeydi. V. Charles bu prense gidip şöyle
dedi: “Ya kendi makamından inersin; ya da savaş
sırasında diğer prenslere yardıma gitmezsin.” Bu savaş
sonrasında Katolikler kısa sürede zafer kazanıp; tüm
Almanya üzerine hükmettiler. İmparator bu savaştan sonra
Lutheranlarla bir nevi dini bir anlaşma yapmaya çalıştı.
Bütün Lutheranların Katolik tarzında tapınmalarında
ısrar etti. Fakat aynı zamanda Lutheran din
görevlilerinin evli kalmalarına da izin verdi. V.
Charles daha bu anlaşmayı yaptığında, Trent Konseyinden
resmi bir karar çıkmasını bekliyordu. Ve bu karar çıkana
kadar, kendisi Lutheranlarla geçici bir anlaşma
yapmıştı. İşte Melanchthon konusunda en büyük sorun
şuradaydı: Kan akıtılmasını durdurmak için papanın
isteğine destek çıkması ve bütün Lutheranlara
yüreklerinde bir Lutheran olarak kalmakla beraber,
Katolik olarak tapınmalarını
söylemesi......Melanchthon’a bu nedenle “işbirlikci”
denir. Melanchthon’un, Lutheranların amacını bu şekilde
satmasıyla, aralarındaki farlıklıklar daha da büyür.
Fakat Katoliklerin kazandığı bu zafer çok
uzun sürmez. Bütün Lutheran prensler bir araya gelerek
karşı saldırıya geçerler. Savaş başlar. Bu savaş
öylesine ilerlemiştir ki; V. Charles savaşmaktan yorulur
ve “savaşmayı bırakıyorum!” der. V. Charles çok ilginç
bir kişidir. Çünkü imparatorluktan hiçkimse kendi
isteğiyle çekilmemiştir. Artık o kadar yorulmuştu ki;
savaşı bırakmış, imparatorlukan vaz geçmiş ve bütün
hayatı boyunca huzurlu yaşayabilsin diye kendisini bir
manastıra kapatmıştı.
Bu savaş 1555 yılına kadar devam etti. Bu
savaşın sonunda Katoliklerle Lutheranlar, resmi bir
anlaşmaya vardılar. Tarihte ilk olarak Katolikler,
Lutheranların yasal bir din olabilmesi konusunda izin
verdiler.
Soru: İlk Protestanlık
Lutheranlıktır diyebilir miyiz?
Yanıt:
Evet!
Sorunun devamı: İlk Protestan adı ne zaman
kullanıldı?
Yanıt:
Lutheran ismi, kişilerin onun öğretilerini takip
etmelerinden dolayı verilmişti. Protestanlık kelimesinin
kullanıldığı ilk tarih 1526 yılıydı. Bu kelimenin çıkış
yeri ise prenslerin Katolik kilisesini protesto etmeleri
sonucunda verilmişti. Daha sonra bu terimin anlamı
genişleyerek; hem Lutherancıları, hem de Reformcuları
kapsamıştı. İlk Protestanlar Lutheranlardı.
Soru: İngiltere’de yapılan Reformasyon
hareketinin hangi zaman aralığında olduğuna dair bir
açıklama yapar mısınız?
Yanıt:
Aslında İngiltere’de yapılan Reformasyon, Reformasyonun
3. hareketini oluşturmaktadır. Ki bunların birincisi
Lutheranlar, (1517 yılı ve sonrasında) ikincisi Reform
Hareketi, (ki Calvin’i kapsar: 1530’lu yılların
sonlarında başlar) üçüncüsü de (1547) İngiltere’de
olandı. Üçüncü Reform hareketi 1540’lı yılların sonunda
başlamış olmasına rağmen; daha sonra durur. Kraliçe Mery
5 yıl boyunca Katolikliğe geri dönmüştür. Böylece de
Reform hareketinin ilerlemesi yavaşlar. Bir dizi savaş
sonrasında Katolikler ve Protestanlar 1555 yılında bir
anlaşmaya varırlar. Bu anlaşmaya göre, (300 ayrı
eyaletten daha önce bahsetmiştik) bu bölgede hüküm süren
kişinin dini uyarınca tapınılacaktı. Yani yöneten prens
Katolikse halk o inanca göre, Lutheransa da Lutheran
öğretisine göre tapınılacaktı.
Yani 1517 yılından itibaren başlayan
mücadeleler sonucu 1555 yılında Lutheranlık artık
Almanya’da resmi bir din olarak kabul edildi. Ve verilen
bu uzun mücadele kazanılmış oldu. Her ne kadar kadar
Katoliklerle yapılan bu savaşı kazanmış olsalar da,
mücadele vermeleri gereken bir başka şey daha vardı. Bu
da kendi içlerindeki savaştı. Yani burada artık katı
Lutherciler ile Philip’cilerle güçlü bir ayrımcılığa
girmişlerdi. Bu iki gruplaşmayı 1577 yılına kadar
çözümleyememişlerdi. Bunun adı da: “Concord Çözümü” idi.
Bu önerilen çözümde Luteranlık artık tamamen
tanımlanmıştı. Concord Çözümü diye ortaya çıkan anlaşma
sanki, her iki tarafın da biraz kendinden ödün vererek
ulaştığı bir anlaşma idi.
Ödün verilen inançlardan bir tanesi
önceden belirlenmişlik öğretisi idi. Bu anlaşmada
önceden belirlenmişlik inancı, kesinlikle
Lutherinkine benzemiyordu. Çok yumuşatılmış ve zayıf bir
önceden belirlenmişlik’di.
Kısacası tüm bu söylediklerimiz Luther ve
Lutheranlıkla ilgili gelişime dair olan gerçeklerdir. Ve
Luther’in bu hareketi nasıl onaylamadığını gösteriyor.
Soru: Peki bugünkü Lutheranların
Kurtuluşlarına ilişkin öğretileri nasıl? Hala Tanrı’nın
Lütfuna herhangi birşey eklemeleri gerektiğine mi
inanıyorlar?
Yanıt:
Korkarım ki bir anlamda evet. Çoğu modern Amerikalı
Lutheranlar, kurtuluşlarına kendi güçleri ile birşeyler
eklemeleri gerektiği inancını taşıyorlar. Fakat buna
rağmen çok küçük bir grup da olsa, Luther’in öğretisine
bağlı kalanlar var.
Soru: Avrupadaki durum nedir?
Yanıt:
Avrupa’da Lutheranlık bir devlet dini haline gelmiştir.
Çok az Müjdesel Lutheranlar bulunmaktadır. Aslında
Avrupa Hristiyanlığı çok geride bırakmış bir bölgedir.
Çünkü Avrupa’nın büyük bir kısmı düzenli olarak kiliseye
gitmemektedir. Her ne kadar Alman devleti ile Lutheran
kilise arasında bir alaka bulunsa da; bu küçük
kilisenin öğretisi ile Luther’in öğretisi ile kesinlikle
bağdaşmıyor.
Soru: Avrupadaki Lutheranizmden bahsederken,
devlet dini demekle neyi kasdettiğinizi açıklar mısınız?
Yanıt:
Ör: İngiltere’de devletin (yönetimin) bir kilisesi
vardır. Bu Anglikandır. Bu kilisenin vaizinin maaşını
devletin kendisi öder. Bir kilisenin vaizinin kim
olacağı konusunda da yine devlet söz sahibidir. Bir
başka örnek: Amerika’da, devletle kilise arasında kesin
bir ayrılık vardır. Ama bu Avrupa için geçerli değildir.
Bence kilise ile devletin birleşmemesi gerekir. Çünkü
böyle bir birleşim meydana geldiğinde devletin baskısı,
kilise üzerinde fazlalaşır. Böylece de kilisenin
canlılığı yok olur. Bence Avrupa bu konu nedeniyle çok
fazla acılara maruz kaldı.
Sorunun devamı: Luther’in bu
konuda bir fikri var mıydı? Var ise bu fikri neydi?
(Yani devletin bir dini olması konusunda)
Yanıt:
Aslında evet vardı. Kilise ve devletle aralarında bir
ilişki olması konusunu güçlü bir şekilde desteklemişti.
Çünkü Lutheranlığın ilk başlama şekli, bazı prenslerin
bu inancı kabuluyle başladı. Bu prensler de bulundukları
yönetimin başı idiler. İşte bu prenslerin tekrar
Lutheranlığı benimsemesi ile, kendi yönetimleri altında
bulunan halkı da bunu benimsemiş ve böylece Lutheranlık
tüm İskandinav ülkeleri arasına yayılmıştı.
Soru: Luther hakkında bir iddia
vardı: prenslerle fikir birliğine girerek, köylülerin
öldürülme olayında onları desteklediği söyleniyordu. Bu
sizce doğru mu?
Yanıt:
Evet doğru. Ama buna biraz açıklama getirmem gerekir. Bu
çok önemli bir sorudur. 1524’lü yıllarda tüm Almanya’da
köylülerde büyük bir toplu ayaklanma söz konusuydu.
Aslında Almanya’da kurulu olan düzen çok zayıf ve yarar
getirmeyen bir düzendi. Bu köylüler tarla sahiplerine
çalışırlar ve bütün yetiştirilen ürünleri tarla
sahipleri toplardı. Bunun karşılığında da tarla
sahibinden koruma alırlardı. Ürünlerden sadece kendisine
yetecek olan kısmını kendisinde tutar; diğer kısmını
tarla sahibine verirdi.
Luther’in zamanında hiç şüphe yok ki arsa
sahipleri çalıştırdıkları köylülere karşı çok katıydılar
ve kötü davranıyorlardı. 1524 yılında Luther arsa
sahiplerinin köylülere karşı yapmış oldukları bu haksız
davranışlarına karşı durarak, köylülere destek vererek
bir anlamda yönlendirmeye çalıştı. Luther: “her ne kadar
tarla sahipleri size haksız davranıyorlarsa da, Mesih
sizlere diğer yanağınızı dönmemenizi, ve işverenlerinize
karşı silahlanmamanızı söylüyor. “ der. Bu yüzden de
1524 yılında yazdığı kitapta prenslere, köylülere daha
adil daranmaları gerektiğini söylediğinde, aynı zamanda
da köylülere de prenslere ya da tarla sahiplerine karşı
gelmemeleri gerektiğini söylemişti. Köylüler Luther’i
dinlemeyip karşı saldırıya geçerek, birçok kişiyi
öldürdüler. Bunun üzerine Luther başka bir kitap yazdı.
Herkesi, başkaldıran her tür köylüyü öldürmeye teşvik
etti. Bunun sebeplerinden biri: Luther’in sözlerini
dinlememiş olmaları, ikincisi de: Kutsal Kitap
öğretisini göz ardı etmiş olmaları idi.
Her ne kadar daha önceden köylüleri
desteklemiş olsa da, bu davranışlarından ötürü fikrini
değiştirerek prenslerin tarafına geçerek böyle bir görüş
savundu. Aslında burada birşey daha eklemeliyim:
Köylüler yakalandıktan ve bazıları
öldürüldükten sonra Luther, tüm dikkatini arsa
sahiplerinin disipline edilmesine verdi. Çünkü sanki
çok gaddarca davranmışlardı. Bu aslında çok karmaşık
bir soru. Zira Kutsal Kitap bizlere düşmanlarımız bize
saldırdığında diğer yanağımızı döndürmemiz gerektiğini
ve hiçbir şekilde bize saldıran birine karşı
silahlanmamamız gerektiğini söyler. Luther: “birisi size
saldırıyorsa bile, hiçbir şekilde silahlanmamalısınız.”
der. Ama unutmayalım ki Luther de kesinlikle mükemmel
bir insan değildi.
Soru: Reform hareketinin
görüşlerinin 1., 2. ve 3. yy. ile ilişkisi nasıldı?
Birbirlerinden kaynak olarak bu görüşlerden
yararlandılar mı? Zira Reform hareketine inanmayan bazı
kitaplar şöyle diyor: “3-5 adam bir araya gelerek, merak
ettikleri sorulara cevap aradılar ve bu öğretişler böyle
ortaya çıktı.” Bu kadar basit değil elbette.
Yanıt:
Luther’in ana amacı 1. yy. kilisesinin aynı şekilde
bir kopyasını ortaya koymak değildi. Kendi içinde
bulunduğu yüzyıla uyacak, yer edinebilecek bir kilise
ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Aslında 1. yy. kilisesi
ile; Luther’in içinde bulunduğu yy.’daki kilise arasında
çok büyük farklılıklar var. 1. yy.’daki kilise bir
birlik olarak yaşıyorlardı. Fakat bunun 16. yy.’a
uymayacağını düşünerek daha farklı bir model benimsedi.
2. Reform Kilisesi:
|